|
|||||
|
|||||
|
AB hakkında yanlış ve eksik yargılar demeti:
• AB olmazsa batarız! • AB bizi batırmak istiyor. • Tek yol AB. • AB’yi bırakalım, bölgemize bakalım. • AB Türkiye’ye mecbur. • AB Türkiye’yi istemiyor. • Bu ülke adam olmaz, varsa yoksa AB... • AB kapısında rezil olduk, uyanın, utanın, şahlanın,... Bilgi çağında yaşıyoruz. Telefon hatları, televizyon dalgaları, internet ağları, sivil toplum kanalları, medya yankıları, özel sektör dünyası, insanların temasları sınırları aşıyor. Her ülke gibi Türkiye’nin de içi dışı bir. Dengeli Yaklaşım Türkiye’yi yakından izleyen dünyanın diğer ülkelerindeki resmi ve özel kurumlarda ve medyada, ülke içindeki AB tartışmalarının ulaşabildiği duygusallık dereceleri ilgi uyandırıyor: • Türkiye karşıtları açısından son derece verimli bir durum. Hangi ülkenin geleceğini ilgilendiren bir konuda toplumsal tartışmaya akılcılıktan ve somut verilerden kopuk yaklaşımlar ve fevrilik hâkim olursa, sonuç hüsran olur. • Türkiye karşıtı olmayanlar açısından ise durum en azından ilginç. Gezegen üzerinde kaç tane ülke vardır ki, toplumun geniş sayılabilecek bir kesimi ulusal çıkar hesaplarında bu derecede dünya gerçeklerinden kopuk olsun. Garip bir denklem bu. Her iki taraftaki yaklaşımlar birbirine eşitleniyor: • Ulusal gurur ve milli çıkar adına AB ve dünya ile ilişkilerde muhafazakar yaklaşımlar savunuluyor. Ne var ki bu yaklaşımlar Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen bazı dış çevrelerin tam da istediği yönde oluyor. Milliyetçilik, ulusalcılık yapalım derken, ülkeye karşıt güçleri memnun edecek politikalar destekleniyor. Köktendinci Hıristiyanlar, dar kapsamlı bir AB taraftarları, PKK bağlantılı lobiler, Ermeni diasporasının sertlik yanlısı kesimleri, milliyetçi Rumlar ne istiyor? Türkiye’nin içine kapanmasını, çağdaş uygarlıklar hedefinden sapmasını, AB üyeliğinden kendi rızasıyla vazgeçmesini, bölgesinde ittifak arayışları içinde çırpınmasını, güçlenmemesini... • Bu yaklaşımların tam tersi de aynı sonuca varıyor. Bu ülkenin ancak AB sayesinde var olacağına olan inanç, ülkenin mevcut güç kaynaklarına karşı güvensizlik ve ağır eleştiriler olarak dışarıya yansıyor. Türkiye’nin sorunlarını Avrupa ve dünyadaki diğer ülkelerin sorunlarıyla, uluslararası konularla birlikte ele almayan dengesiz bir yaklaşım bu. Karşılaştırmalı ve göreceli bir analiz yok. Sonuçta “biz hep kötü, onlar çok iyi” gibi bir kuruntu oluşuyor. Türkiye karşıtları bu umutsuzluk ve güvensizlik mesajlarını suistimal ediyor. Türkiye aleyhine kullanıyor. AB sürecine zarar veriliyor. Her iki yaklaşım da son derece olumsuz etkiler doğuruyor sonuçta. Osmanlı İmparatorluğu’nu 19. yüzyılda eriten, 20. yüzyıl başında İttihatçılıkla çökerten eğilimlerin bileşkesi bugün de canlı. Hâlbuki Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşuna egemen olan pragmatik, akılcı, soğukkanlı tutum sayesinde Türkiye var oldu. Batı ile mücadeleyi Batı dünyası içinde daha güçlü olma hedefiyle özdeşleştiren, küresel gerçekleri iyi kavrayan, sorunları uzlaşmacı ve zamana yayıcı bir şekilde ele almayı başaran ve toplumsal kalkınmayı ulusal çıkar tanımının odağına yerleştiren Atatürk çizgisi bugün için de Türkiye’ye ışık tutmalı. Ulusal çıkar AB ile ilişkilerde sorunlar çıktıkça, bunaldıkça ve kızdıkça gündeme gelen tepkiler genelde bu yanlış veya eksik yargıların girdabında sıkışıyor. Doğal olarak AB’ye alternatif tartışmaları gündeme geliyor. A ve B planları konuşuluyor. C planları düşleniyor. Tabii ki her zaman her politikanın ve stratejinin işlemediği durumlarda seçenekler vardır. Güneş aniden soğumadığı, ozon deliği atmosferi yok etmediği, buzullar geri dönmediği, meteor yağmurları veya başka bir afet gezegenin 4,5 milyarlık tarihinde yaşamın evrimini tekrardan sıfırlamadığı sürece, dünya döndükçe Türkiye’nin her zaman seçenekleri olacaktır. Önemli olan uluslararası ilişkilerimize mevcut küresel gerçekler ve ulusal çıkarlar doğrultusunda yön verebilmek. Bu noktada ulusal çıkarın da tanımına açıklık getirmek gerekecektir. Genelde her çağdaş uygarlık için aynıdır bu tanım: ülkenin insanlarına daha iyi bir bugün ve yarın sağlayabilmek. Demokrasi, insan hakları, güvenlik, laiklik, ekonomik büyüme, istihdam, çevre, eğitim, sağlık, kültür, enerji, teknoloji ve ulaştırma gibi farklı boyutları olan bir hedefler bütünü söz konusu. AB ile ilişkiler de bu süzgeçten geçirildiğinde somut bir değerlendirme zeminine kavuşuyor. AB planlarını oluşturmaya çalışırken, durağan değil dinamik bir yaklaşımla bazı etkenlere özellikle dikkat etmekte yarar var: 1. Avrupa’nın geleceği: Avrupa Birliği henüz evrim halinde. Küresel ekonomik rekabet gücü, kurumsal reform ve siyasal bütünlük sorunları var. Gelecekte AB bugünkünden daha federal olabilir. Veya merkezde dar bir grup ve esnek bir çemberden oluşan değişken geometrili bir yapıya yönelebilir. AB temel sorunlarını çözene kadar, yeni üyeliklere hazır olamayacak. Türkiye AB yolunda daha iyi bir demokrasi, ekonomi ve toplum olarak güçlenirken, AB’nin evrimini de iyi izlemek gerekiyor. Aday ülke hazır olduğunda, AB de hazır olmalı. Bu da Türkiye gibi aday ülkelerin AB’ye karşı koşulu. 2. ABD, Japonya, Rusya: Küresel düzenin temel direğini transatlantik ilişkiler oluşturmakta. ABD ve AB halen dünyanın en önemli siyasal ve ekonomik güç odağı durumundalar. Ticaret, finans ve askeri güç boyutlarında hem dünyada liderler, hem de birbirlerinin en önemli ortağı durumundalar. 21. yüzyılın en önemli aşamalarından biri “Transatlantik Ekonomik Alan” kurulması olacak. Bir tarafta AB, diğer tarafta ABD, Kanada ve Meksika’dan oluşan NAFTA. Latin Amerika, Rusya, Japonya, Güney Kore, Avustralya, İsrail gibi ülkeler de bu eksene yakınlaşabilir. Hali hazırda Japonya dünyanın üçüncü ekonomik gücü. Rusya ise nükleer kapasitesi ve enerji kaynakları ile büyük ülke olmaya devam ediyor. 3. Çin ve Hindistan: Asya-Pasifik bölgesi muazzam bir yükseliş içinde. Çin ve Hindistan yüzyılın ortalarına doğru dünya ekonomisinin yarısı olacak. Güney-Doğu Asya ile birlikte, ortaya dev bir yarı küre çıkıyor. Bu ülkelerin ekonomik büyümesinin arkasında öncelikle AB, ABD ve Japonya sermayeleri var. Atlantik dünyası ile Asya arasındaki ilişkiler kutuplaşmış bir rekabet yönünde ilerlemiyor. 4. Petrol: Enerji zengini Orta Doğu ve Hazar ülkeleri ticaret ve sermaye ilişkilerinde Batı ile giderek daha çok bütünleşiyorlar. Petrol kaynaklarının azalması sonrasını dikkate alan yatırımlara yöneliyorlar. Bu açıdan Dubai en belirgin örnek. 5. İran: Tahran Batı dünyası ile siyasal mücadele söylemi içinde fakat ekonomik ilişkilerini geliştirme yolları arıyor. Çin ile de önemli bağları var. Bu arada nükleer güç olma yolunda ilerlemekte. Türkiye gibi İran ile komşu ülkelerin, NATO ülkesi olsalar dahi A, B veya C planlarına göre nükleer güç geliştirme seçeneklerini iyi değerlendirmeleri zorunlu. 6. Üçüncü Dünya: Enerji ve doğal kaynakları sosyal kalkınma sorunlarına çözüm olamayacak düzeyde olan Magrep, Maşrek, Afrika ve Asya ülkeleri ise, AB ve ABD ile ekonomik ilişkilere bağlı bir var olma çizgisindeler. Gerek ekonomik yapıları, gerek siyasal istikrarsızlıkları nedeniyle birbirleriyle ortaklık veya blok oluşturabilecek güçte değiller. 7. AB’nin önemi: Türkiye’nin önümüzdeki dönemde temel ekonomik ve sosyal sorunlarını aşmak için yüzde 6 üzerinde büyüme oranlarına gereksinimi var. AB Türkiye’nin en önemli ortağı: dış ticaret, hizmet sektörleri, sanayi, yatırımlar, proje finansmanı, sermaye hareketleri, turizm, bilim, eğitim, ekoloji, teknoloji, enerji, ulaştırma altyapıları ve kamu sağlığı gibi alanlarda işbirliği, güvenlik, uluslararası örgütlü suç ve terörle mücadele,... Bu etkenler aynı zamanda, Türkiye’nin de Avrupa’ya katkı alanları. Bizzat AB’nin önde gelen siyasetçileri ve düşünce kurumlarına göre, orta vadede Türkiye’nin AB üyeliğinin de temel gerekçelerini oluşturmaktalar. 8. Avrupa’nın çevresi: AB oluşmakta olan bir siyasal yapı. Fakat aldığı siyasal kararlar ve ekonomik etki gücü ile çevresinde bir manyetik çekim alanı oluşturuyor. Dünya Ticaret Örgütü, fikri mülkiyet, çevre standartları ve ulaştırma ağları gibi birçok alanda ister istemez AB’nin politikaları çevresinde de egemen oluyor. Kuzey Afrika’dan Orta Doğu ve Karadeniz’e, “yakın komşu ülkeler” AB üyesi olamayacakları halde bu çekim alanının içindeler. Bu ülkelerin en önemli ekonomik ortağı AB. Fakat AB üyeliği yolunda olmadıkları için, karar alma mekanizması dışında kaldıkları için ikincil bir konumdalar. Türkiye’nin kendi ekonomik gerçekleri ve küresel etkenlere çok dikkat etmesi gerekiyor. Avrupa’nın önümüzdeki dönemde ekonomik ve kurumsal sorunlarını aşması durumunda, AB dışında kalan bir Türkiye her koşulda fiilen özel statülü ülke durumuna düşebilir. AB’nin etrafında uydulaşabilir. 9. Bölgesel güç: Avrupa’daki birçok ülkenin AB dışındaki bölgelerle özel ilişkileri var. Örneğin İngiltere eski sömürgelerinden oluşan Commonwhealth ile, Fransa aynı şekilde Francophonie ile, İspanya Latin Amerika, Almanya son genişleme öncesinde Orta Avrupa ve Polonya Ukrayna ile derin ilişkiler içinde. Türkiye’nin Balkanlar, Karadeniz, Orta Asya, Akdeniz ve Orta Doğu’da oluşturduğu veya geliştireceği siyasal ve ekonomik işbirlikleri her zaman çok yararlı olur. Türkiye’yi Avrupa’da güçlendirir. Zaten, bu ülkelerin gözünde AB sürecinde ilerleyen güçlü bir Türkiye daha etkili olmakta. Bu ülkelerin de ulusal çıkar hesaplarında AB öncelikli konumda. 10. Küresel vizyon: Dünya gittikçe daha hızlı dönüyor, düzleşiyor. Mallar, hizmetler, para, insanlar, haberler, görüntüler, düşünceler, bilgi ve teknoloji gezegen yüzeyinde çok daha rahat hareket ediyor. Bu durum olumsuzluklar için de öyle: suç şebekeleri, salgın hastalıklar, bilgisayar virüsleri, terör, yanlış bilgilendirme ve yoksulluk da küresel ortamda daha rahat yayılabiliyor. 21. yüzyılda güçlü bir ülke olmak için, Türkiye artık bütünleşme sürecine girdiği AB’nin iç gündemine daha iyi hâkim olmalı. İniş çıkışlardan, krizlerden duygusalca etkilenmemeli. Devlet ve sivil toplum yüzyılın medya, pazarlama ve bilgi çağına uygun bir dış ve iç iletişim anlayışı geliştirmeli. Zaman Türkiye’nin lehine işlemeli. A, B veya C planlarını değerlendirmeye çalışırken, ait olduğumuz dünyanın ABC’sini anlamakta fayda var. |
|||||