|
|||||
|
|||||
|
‘Siyaset boşluk kabul etmez’ sözü boş bir laf değil. Siyasette meydan boş kalmıyor. Boşaltırsanız, başkaları dolduruyor. İç siyasette de, uluslararası ilişkilerde de bu kural geçerli. Avrupa politikasında durum aynı. Meydanı boş bırakırsanız doldururlar. Ermeni lobisinin Türkiye karşıtlığı palazlanır. Papadopulos’un manevra alanı genişler. Merkel ve Sarkozy gibi popülistlerden, demagoglar, kökten dinci Hıristiyanlar, ırkçılar ve hatta PKK gibi cani terör odaklarına uzanan geniş bir yelpaze de, boşluktan güç kazanmayı umanlar çoğalır. Yalnız dışarıdan değil, içeriden de fırsat kollayanlara gün doğar. Toplumun ilerlemesinden, dışa açılmasından, çoğulculuğundan, çoksesliliğinden ve sivil toplumun gelişmesinden kaygı duyanlar cepheleşir. Değişimin kendilerine çıkar kaybına mal olacağını düşünenler seferber olur. Eğitim, sağlık, tarım reformu, istihdam gibi somut sorunların çözümüne odaklı bir siyasal gündemde rekabet etmek yerine, içi boş hamasi söylemlerin rahatlığına alışmış olanlara gün doğar. Toplumu yanıltma çabaları. Boşluk ortamında yanıltıcı ve yalan bilgilendirme rüzgarları eser dört bir yandan. AB kamuoyunda Türkiye’de demokrasinin gerilediği havası yayılır. Türk kadınının haklarını ve onurunu zedeleyen olaylar önplana çıkarılır. Toplumun en çarpıcı özelliği olarak töre cinayetleri haberleri geçer gazeteler ve televizyonlar. Paris’ten, Berlin’e, Viyana’dan, Lahey’e önüne gelen art niyetli bazı politikacılar "ilkel tarım ülkesi", "göçmen işgali tehlikesi" ve "İslamcı takiyeci" gibi temalarla Türkiye’yi karalayarak oy hesabına dalar. Ülke içinde de boş durmaz, boşluktan yararlanmak isteyenler. En bariz ve kolay ulaşabilecek bir bilgi hakkında bile, "AB zirvesi kararlarında Türkiye’nin bölünmesi öngörülüyor" diyen uydurma bir metni internet ortamında dağıtırlar. Siyaset kürsüsünde 17 Aralık kararlarını Sevr ile karşılaştırma yersizliğine düşerler. v Toplumun ulusal bilincini, somut sorunlardan kopuk siyasal söylemlere alet etmeye eğilimi gösterirler. Hiçbir gelişmenin hiçbir zaman, hiçbir ülke için siyah veya beyaz olmadığı, kazanımların kurumsal, sorunların siyasal ve çözümlerinin zamana yayıldığı AB gerçekleri hakkında halkı yanıltırlar. Ortada somut çıkarlara dayalı bir siyaset oyunu varken, ülke sanki AB kapısında sürünüyormuş gibi yanlış bir görüntüyü öne sürerek, halkın ulusal duygularını suistimal ederler. Göreceli boşluk Peki, Türkiye AB üyeliği sürecinde boşluk mu yarattı? Geriledi mi? Hayır, tam anlamıyla değil. Fakat göreceli bir durum var. Önündeki fırsatları yeterince değerlendirememenin, değişen koşullara göre yavaş kalmanın ve aleyhte çalışanlardan daha az etkili olmanın yarattığı bir boşluk söz konusu. Hükümetin ve bürokrasinin AB performansı ve üretkenliği olumsuz değil. Fakat çok daha iyi olmalıydı. Bundan sonra olabilir. Kayıp zamanın peşinde, atılım yapılabilir. Türkiye 17 Aralık 2004 AB Konseyi sonucunda çok önemli bir ilerleme katetti. Büyük ülke olmasına, kısıtlı ekonomik gücüne, sosyal sorunlarına ve de karşıtı lobilerin tüm güçleriyle mücadelesine rağmen, AB ile müzakerelerin başlaması kararı gibi çok somut bir kurumsal adım atıldı. Bu karara giden süreçte, AB Komisyonu’nun iki ay öncesinde açıkladığı İlerleme Raporu belirleyici bir etken oldu. Türkiye artık "Kopenhag siyasal kıstaslarına uyan" bir ülkeydi. Demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti özellikleriyle, Türkiye artık çağdaş uygarlıkların 21. yüzyıl seviyesine erişmişti. Bir sonraki aşama, ulaştığı bu zirvede tutunabilmek, ayağa kalkıp, tekrar aşağıya kaymayacağı sağlam bir zemine kavuşabilmekti. Türkiye demokrasi zirvesine erişmiş, fakat henüz bayrağını dikememişti. Demokrasi mücadelesi Yıllardır Türkiye karşıtlarının en güçlü silahı ülkemizin demokrasi ve insan hakları sorunları oldu. Bu sorunları geride bırakmak üzere olan Türkiye, Avrupa siyaseti sahnesinde muazzam bir güç kazandı. Bu önemli konumu artık korumak ve pekiştirmek gerekiyordu. Fakat 2005 yılının ilk altı ayında Türkiye bu alanda çok önemli bir boşluk yarattı. Kendi halkı için, kendi çabalarıyla kazandığı bu gücü yeterince kullanamadı. Bu noktada da, göreceli bir gerileme görüntüsü oluştu. Aslında olağan koşullarda çok geç kalmadı. Fakat Avrupa içinde koşulların değişim ivmesi arttı. Ekonomik büyüme sorunlarının sosyal uzantıları ve siyasal izdüşümleri, AB’nin genişlemesi konusunu bazı üye ülkelerin iç politikasında demagojiye açık bir konuma taşıdı. Soğukkanlı bir analizle 2005’in ilk dönemi incelendiğinde, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları alanlarında ilerlemeye devam ettiği ortaya çıkabilir. Evet, bu dönemde gündeme birçok sorun geldi. Bunlar ilerlemenin yarattığı değişim direncinin sancıları. Beş-on yıl önceki sorunlarla karşılaştırmak haksızlık olur. Daha iyisi için Fakat genelde eğilimler olumlu olsa da, bilanço olumsuz. Çünkü Türkiye kendisine Avrupa yolunu açan demokrasi boyutunda 2005 yılını çok daha iyi değerlendirmeliydi. Kadın göstericilere dayak, azınlık vakıflarının malları konusunda diretme, şiire, kitaba ve düşünceye yasakçı yaklaşımlar gibi olaylar değişim sürecinin münferit vakaları olarak kalabilirdi. Meydan boş kalmayabilir, Türkiye karşıtları 17 Aralık’ta sıkıştıkları köşeden kurtulamayabilirdi. Bunun için yapılacak olan, diğer tüm ülkelerin günümüz gerçekleri karşısında yaptığı olmalıydı. Ülkeler de, şirketler de, kurumlar ve bireyler de aynı içgüdü ile hareket ediyor: kazancını koru, çoğalt ve kendi değerini arttır. Her ülke imajına önem veriyor. Demokrasi başta olmak üzere, en temel özelliklerini sürekli vurgulayan bir iletişim ağı örüyor. Türkiye böylesine önemli bir konumu elde etmişken, kimisi talihsiz içerik hataları ve genelde iletişim eksikliği yüzünden, kazancını yeterince koruyamadı. Demokratik bir ülke olarak AB üyeliğine uzanmanın değerini iyi bilemedi. Daha fazla gecikmeden Türkiye ne yapmalıydı? Bu soru ile, "bundan sonra ne yapmalı?" sorusunun yanıtları aynı: 1.Saygınlık "İnsan hakları" derken kastedilen insanlar Türkler. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları. Ayrıca bu ülkenin geleceği. Gençlerinin ve çocuklarının güvenliği ve insanlık onuru. Bu yaşamsal konu "başka ülkelere taviz vermek" gibi bir delalet içinde tartışılmamalı. 2.Liderlik Demokratik reformların tamamlanması ve uygulanmasında bizzat Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Anamuhalefet Lideri önplanda olmalı. Türk toplumuna, bürokrasiye, yargı ve güvenlik sistemine ve de uluslararası kamuoyuna karşı kararlılık ve özgüven sergileyebilme çağdaşlığı ve basiretini göstermeliler. 3.Marka Siyasetçiler hem ülke içinde hem de ülke dışında "çağdaş Türk demokrasisi", "Avrupa ve dünyada demokrasinin geleceğine Türkiye’nin katkısı", ve "Avrupa’nın geleceği" gibi temalara odaklanmış yoğun iletişim etkinliklerine öncelik vermeli. Konferanslar, nutuklar, gazete makaleleri, mülakatlar ve doğrudan tanıtım ve reklam etkinliklerinde bu konular ısrarla işlenmeli. "Türkiye demokrasisi" markası yaratılmalı. 4.İletişim Türkiye’nin aleyhine çalışan veya konuşan kurum ve kişilere, niteliklerine göre ayarlanmış şekilde düzenli ve etkili bir şekilde tepki verilmeli. Boşluk yaratılmamalı. Kimse, ister fanatik bir karşıt lobi, ister iktidara aday saygın bir politikacı olsun, kimse Türkiye’nin demokratik sorunlarını, Türkiye’nin ulusal çıkarlarının aleyhine kullanamamalı. Bu sorunların çözümü, Türkiye’nin AB sürecinde ilerlemesiyle olası. Bu sorunlardan dolayı dışlanmasını talep etmek art niyettir. En uzman hukuk büroları, en etkili iletişim ve tanıtım kanalları, en üst düzey siyasetçiler ve sivil toplumsal girişimler devreye girmeli. Türkiye, Avrupa ve dünyada demokratik saygınlığını özenle korumalı. 5.Strateji Zaman iyi yönetilmeli. Kısa vadede AB içinde aleyhine oluşan şok dalgalarını atlatan bir Türkiye’nin önünde tarihsel bir fırsat var. Daha iyi bir laik demokrasi, daha güçlü bir ekonomi ve daha kalkınmış bir toplum olabilen Türkiye, Avrupa’da çok etkin bir ülke olma yolunda ilerler. Romalı filozof Seneca’nın söylediği gibi "gemi hangi limana gittiğini bilmezse, hiçbir rüzgar onun için yararlı olamaz." MÜZAKERE ÇERÇEVESİ SONRASI Haklıyız. Avrupa Birliği’nin hatalarının bedelini biz ödeyemeyiz. Ödemeyiz. AB geleceğini iyi göremiyorsa, kurumsal yapısı ve bütçesi açısından stratejik bir boşluğa düştü ise, bunun sorumlusu Türkiye değil. Fransa ve Almanya’nın ekonomik büyüme zorluklarının sonucunda oluşan kamuoyu tepkisi zamanla azalacak. En azından, orta vadede bu tepki kütlesinin önemli ölçüde erimesi öngörülüyor. Orta vade Püf noktası burada zaten: orta vade. Üç – dört yıl içinde AB’de ekonomik ve siyasal toparlanma başlamaz ise, Türkiye dahil tüm aday ülkelerin işi uzar, zorlaşır. Büyük olasılıkla, AB bu zaman diliminde olumlu eğilimler içine girdiğinde ise, önemli olan Türkiye’nin hangi yönde ilerlemiş olacağıdır. Demokratik, ekonomik ve toplumsal açıdan güçlenmiş bir Türkiye, Avrupa’da yeniden oluşan dengelerde kendini en iyi şekilde konuşlandırabilir. Bu arada AB kamuoyunda güncel koşullarda tepki çeken yeni üyeler tartışmasının sakinleşmesi gerekiyor. Ekonomik büyümeye olası geri dönüş, toplumsal gerginlikleri ve bunların siyasal yansımalarının şiddetini azaltacaktır. Aksi takdirde, AB’nin zayıflaması durumunda zaten Türkiye süreci yavaşlatmayı tercih edebilir. Her halükarda, daha soğukkanlı, akılcı ve bilgili bir döneme hazırlık yapılmalı. Teknik süreç ilerlerken, siyasal tartışmalarda AB’nin ve aday ülkelerin bugünü değil, yarını dikkate alınmalı. Kısa vade Kısa vadede, bu yönde atılması gereken önemli bir adım AB Komisyonu tarafından 29 Haziran’da atıldı. Türkiye ile Müzakere Çerçevesi Belgesi açıklanarak AB Bakanlar Konseyi’nin onayına sunuldu. Komisyon görevini siyasal etkilere daha fazla kapılmadan yerine getirdi. Böylece, yirmibeş ülkenin önüne bir sepet konmuş oldu. AB üyeleri bunun içine istedikleri değişiklikleri ve yenilikleri ekleyecekler. Diğer ülkeler karşı çıkmazsa, sepet ağırlaşacak. Görüş ayrılıkları varsa, uzlaşmalar aranacak, onay gecikecek. Her olasılık her zaman gündemde. AB ile ilgili her konuda olduğu gibi. Çok boyutlu belge Müzakere Çerçevesi Belgesi’nde birbirine karıştırmamak gereken üç temel boyut var: 1- Kurumsal kazanım ve kurallar. AB sürecinin doğasında kurumsal adımların kalıcılığı ve siyasal sorunların geçiciliği var. Kaçınılmaz olarak her zaman gündemde olan değişik siyasal sorunlara takılmadan, kurumsal zemini sağlam tutarak ilerlemek gerekiyor. Siyasal sorunlar zamana yayılıyor. Çoğu zaman sorunları çözmeden, sorunların temelindeki gerekçeler geçerliliklerini yitiriyor. Bu belge için de genel değerlendirme aynı. Türkiye ile müzakereler başlayacak ve amaç tüm üyelik olacak. Müzakere kuralları ve askıya alınma koşulları belli. Sağlam bir kurumsal zeminde Türkiye tam üyelik yoluna giriyor. 2. Stratejik yönelim: Müzakerelerin amacı tam üyelik. Türkiye AB’ye uyumu başaramaz ise başka bir sonuca ulaşılabilir. Hedef 2014. Takvimde bu perspektife denk düşen önemli gelişmeler var: AB’nin yeni bütçe dönemi, Avrupa Parlamentosu seçimleri, yeni Komisyon. Ve yeni bir genişleme. Yalnızca Türkiye değil. Belki Bosna, Makedonya, İsviçre, Norveç … (?) Siyasal söylem: Belgede mutlak bağlayıcılığı ve doğrudan kurumsal etkisi olmayan bir çok unsur var: müzakerelerin doğası gereği ucunun açık olması, geçiş dönemleri, korunma maddeleri, … Bunlar belgenin Bakanlar Konseyi tarafından onaylanacak son halinde daha da belirginleşebilir, yenileri eklenebilir. Müzakerelerin kurumsal kurgusu çok önemli. Her AB işinde, her ülke için, her zaman olduğu gibi, bu sefer de Türkiye’nin önünde bir dizi olumluluklar ve riskler içeren bir durum beliriyor. Kısa ve orta vade arasındaki geçişi başarı ile tamamlayan bir Türkiye’nin yolu açılır. Belgede dikkat etmek gereken bir çok nokta var: 1-Bu bir AB belgesi. Türkiye altına imza atmayacak. Türkiye’nin onayına sunulmayacak. Türkiye kendini bağlamayacak. Belge, yirmibeş AB ülkesinin müzakerelerin başında açıkladıkları genel kurallar ve siyasal seçenekler üzerine kurulu. 2-Diğer aday ülkelere göre farklı muamele hem var, hem yok (tipik bir AB durumu): oFarklı muamele yok, çünkü esas olarak bundan önceki müzakerelerde de uygulamada aynı kurallar ve ilkeler vardı. Ucu açıklık, geçiş dönemleri ve müzakerelerin kesintilere uğramasına yönelik yaklaşım her aday ülke için aynı oldu. Bu yollardan İngiltere, İspanya, Polonya gibi ülkeler de zorlanarak, zaman zaman duraklayarak geçtiler. oFakat yine de bu sefer farklı bir muamele var. Bundan sonra aynı kurallar tüm adaylar için daha sıkı uygulanacak. Üyeliğin kesin olmadığı, koşullara ve kıstaslara uyumun ciddiyetle gözetileceği sık sık önemle vurgulanacak. AB Komisyonu ve hükümetleri, AB yurttaşlarının güncel kaygılarına çok daha fazla duyarlılık gösterecek. AB içinde ekonomik büyüme ortamına geri dönülmeden, toplumsal güven geri gelmeden genişleme süreçlerinde hızla ilerlenmeyecek. oAyrıca Türkiye’nin farklı bir konumu var. İngiltere’nin 1975’deki üyeliğinden beri ilk defa nüfus açısından büyük bir ülke AB’ye üye olacak. AB içindeki kurumsal düzen ekonomik değil demografik ağırlığa dayanıyor. İngiltere’nin üyeliğinden beri Avrupa içi dengelerin nasıl alt üst olduğu unutulmadı. Hala yaşanan bir durum söz konusu. İspanya ve Polonya gibi orta büyüklükteki ülkeler için bile süreç kolay olmadı. AB işlerinde bu yönde adı konmamış bir kural var: Büyük ülkeleri içeri almazlar. Kol kanat germez, himaye altına almaz, arkadan itmezler. Kapı açılır, fakat oradan içeri geçmek büyük ülkenin kendi gücü ile olasıdır. Bundan sonra? Kısa vadeden orta vadeye geçişte Türkiye ne yapmalı? 1-Müzakere Çerçevesi Belgesi çok boyutlu. Tepkimiz de çok boyutlu olmalı. Kurumsal kazanımları güvenceye almalı, müzakerelere mutlaka başlanmalı. Siyasal söylemlere ise, kesinlikle siyasal söylem ile özgüven ve bilgelik içinde karşılık vermeli. Ucu açıklık gibi konulardaki karşı görüşlerimiz kayda geçmeli, dünyaya ilan edilmeli her fırsatta hatırlatılmalı. 2-Reformlar hızlanmalı ve derinleşmeli. Ancak daha güçlü bir Türkiye önündeki olumsuzlukları aşabilir ve olumlulukları fırsata ve somut kazanımlara dönüştürebilir. Eğitim, kamu, tarım, vergi, kadın hakları, sağlık ve yargı gibi temel alanlarda çağdaş ve Avrupalı reformlar için daha fazla geç kalmak gaflet olur. İnsan hakları ve demokrasi reformları sürmeli, pekişmeli. 3-İletişim. Bu konuda Türk devleti sabıkalı, özürlü, çağdışı. Son yıllarda bu açığı kapatmaya yönelik ABİG ciddi girişimler var www.abig.org.tr. Bunlar desteklenmeli. Türkiye demokrasi, ekonomik ilerleme ve toplumsal kalkınma başarılarını ve vizyonunu Avrupalı bir çerçeve içinde en geniş kamuoyu halkalarına en etkin şekilde anlatabilmeli. Komisyon Müzakere Çerçevesi Belgesi’ni açıklayınca Türkiye karşıtı dar fakat azılı çevreler isyan ettiler. Belgenin içindeki siyasal söylemlerin tuzak olduğunu savunuyorlar. Ucu açıklıkmış, korunma maddeleriymiş, ayrıcalıklı ortaklıkmış, Kıbrıs’mış ... Tüm bunları göz boyama olarak nitelendiriyorlar. Hedef olarak belirlenen 2014 tarihine de ateş püskürüyorlar. On-onbeş yıl derken, fiilen sekiz yıllık bir müzakere dönemi demek olduğunu söylüyorlar. Karşıt lobiler Türkiye’nin, 3 Ekim’de müzakerelere başlarsa artık yeni bir kurumsal zemin üzerinde tam üyeliğe doğru geri dönüşü olmayan bir yola gireceğine inanıyorlar. Bu fırsatı iyi değerlendiren, daha iyi bir laik demokrasi, ekonomi ve toplum olmayı başarabilen bir Türkiye’nin, yakında güçlü bir AB üyesi olacağına işaret ediyorlar. Haklılar. |
|||||