EKONOMİK FORUM Prof. Dr. Sadi UZUNOĞLU
Trakya Üniversitesi İİBF Öğretim Üyesi
Yazık Değil mi?
 
Uluslararası piyasalardaki dalgalanma özellikle bizim piyasamızda büyük dalgalanmalara yol açıyor. Borsa, döviz kuru ve faiz oranları gibi finansal piyasalarda oluşan fiyatlar bir günde en az yüzde bir oranında dalgalanıyor. Doğal olarak piyasayı yönlendiren “büyük oyuncular” ki herkes piyasada bunların kim olduğunu bilir, bu dalgalanmalardan kazanç sağlamaya çalışıyor. Doğal olarak bir bölümü bu oyunu büyük oranda risk taşıyarak sürdürüyor. Bu oyuncuların bir bölümü de günlük hareketlerle çok risk almadan, pozisyonunu sürekli kapatarak, en az yüzde bir oranında para kazanıyor. Bu büyük “oyuncunun” istediği doğrultuda belirlediği piyasaya da biz “serbest piyasa” adı veriyoruz !

Büyük oyuncular arasındaki “bu çatışmayı” önümüzdeki dönemde izlemeye devam edeceğiz. Asıl sorun bizim piyasamızın uluslararası piyasalardaki dalgalanmalardan diğer ülkelere kıyasla daha büyük oranda etkilenmesi. Örneğin, bize benzeyen Brezilya’da da dalgalanma var ama biz daha kırılgan bir yapıdayız.

Bunun birçok nedeni var tabii ki. Tek bir nedene bağlamak çok doğru bir yaklaşım değil. Çünkü okuyucu, “ama bizim şöyle de bir durumumuz var” diyebilir. Doğrudur. Bizim yapımız diğerlerinden gerçekten çok farklı…

Ama kırılganlığı yaratan temel sorunu saptayabiliriz. Öncelikle biz, şimdiye kadar gülüp geçtiğimiz cari açık sorunu ile karşı karşıya bir ülkeyiz ve bu açığı ne olursa olsun dış kaynakla (ister doğrudan yatırım, isterse borçla) kapatmak zorundayız.

Son beş yıldır dünya ekonomisi bu kadar uzun süreli bir “likidite bolluğu ve bunun getirdiği tüketim odaklı bir büyüme dönemi” yaşamadı. Bu ortamda likidite bulma sorunu yoktu.

Türk parasının değerli olması ihracat açısından önemliydi ama dış talebin arttığı bir ortamda kar marjından fedakarlık edip, bir de daha fazla ithalat girdisi yoluyla maliyetleri kontrol etmek mümkün olabiliyordu. İşgücünü de biraz kayıt dışına ittiğimizde maliyet avantajı sağlayabiliyorduk. Kısaca rekabet gücümüzdeki düşüşe rağmen ihracat ayağını işletebildik. Ama ithalat rakamlarını çok fazla tartışmadık. Herkes ihracat hedefini öğrendi ama ithalat konusunda yeterince konuşulmadı.

Sonuç açıktı. Bir cari açık sorunumuz vardı ama “finanse edilebildiği sürece sorun yoktu”. Bu konuda konuşanlar “kötümser” olmakla suçlandı.Kimse artık “kötü bir şey duymak” istemiyordu. Cari açık milli gelirin yüzde 8’ine ulaşmıştı ama olsundu. Bakın “İspanya’da da aynı” diye savunuluyordu. Sonra ülkemize yabancı sermaye geliyordu. Korkacak bir şey yoktu. 1997 Asya krizinde kısa vadeli sermaye hareketlerinin yıkıcı etkisi bilinmesine rağmen, kısa vadeli sermaye ile açığın kapatılması girişimlerini dile getirenler adeta “aforoz” edildi.

Türkiye’nin özel konumu dikkate alınmadı. Dikkat ederseniz, yazılarımızda politik riskin öneminin abartıldığını belirtiyorduk. Bizde bir şey olursa dışarıdan olur dedik. Çünkü bizim piyasa oyuncularımızın “risk algılayacak durumları” yoktu. Nitekim de öyle oldu. İçeride her türden politik belirsizliğe rağmen, risk algılanmadı. Çünkü dışarıda işler iyiydi ve para geliyordu.

Artık işler değişiyor. Dışarıdan bu kadar rahat sermaye girişi sağlamak eskisi kadar mümkün değil. Bunu bile dile getirmeye korkuyoruz. Dünyada risk iştahı azalıyor. Dışarıdan sermaye girişi “mutlaka” azalacak ve/veya bulduğumuz paranın maliyeti son beş yıldaki gibi olmayacak.

Diğer taraftan cari açık kadar önemli bir sorun olan likidite sorunu her zaman ülkemizin temel sorunlarından biri. Finansal derinlik ve likidite konusunda İspanya’nın yanına yaklaşmamız mümkün değil. Bizim kırılganlıklarımız gerçekten diğer ülkelerden farklı.

Bundan sonra “mikro reformlar” ne kadar işimize yarayabilecek göreceğiz. Ama yeniden üretimi keşfetmek zorunda olduğumuz açık. Sağlam kaynaklardan yani üretip satarak ülkemize döviz getirmemiz gerekiyor. Ama üretimin “dışlandığı” öyle bir beş yıl yaşadık ki inşaat çılgınlığıyla avunduk. Bundan sonra ülkemizin rekabet gücünü nasıl artıracağız, bunun için neler yapmamız gerekiyor soruları gündeme gelecek. Şu son beş yılı bu sorulara yanıtla geçirseydi, uygun maliyetle gelen yabancı para girişleri daha verimli alanlara kaydırılabilirdi.

Kısa vadeli düşünen girişimcilerimizin de bu süreçte sorumluluğu büyük. Bir çoğu asıl işlerinin dışında para kazanıp birikim yaptıkça “hayallere” kapıldılar adeta. Varlık değerleri yeniden düşerse ne olacak? Yazık değil mi beş yıllık süreye ve yitirilen sermayelere. Bu yalnızca sizin birikiminiz değil, ülkenin olduğunu biliyorsunuz. Bizim gibi her şeyi ile yabancı kaynağa bağlı ülkede, üretim olmadan başarmanın mümkün olmadığını neden göremiyoruz dersiniz?