AB GÜNDEMİ Dr. Bahadır KALEAĞASI
TÜSİAD Uluslararası Koordinatörü
AB, Cumhuriyet ve ulusal çıkar
 
Haksızlar. “İç ve dış mihraklar” söylemini abartan iç ve dış demagoglar haksızlar. Bu tür yaklaşımlar genelde toplumların bilgi eksiği ve gelecek kaygılarını istismar ederler. İçten ve dıştan Türkiye’yi içine kapanmaya, gücünü bastırtmaya ve özgüvensizliğe sürüklemek isterler. fiimdilik her iki tarafta da azınlıklar, fakat siyasi ortamı bulanıklaştırmaktalar.

İç ve dış demagoglar
İçeriden ve dışarıdan gelen demagojik sesler çoğu zaman birbirine karışır:
- “Avrupa biz işgal edecek”
- “Türklerin istilasına uğrayacağız”
- “AB bir Hıristiyan kulübüdür”
- “Türkiye İslam’ın Truva atıdır”
- “AB milli kültürümüzü yok eder”
- “Türkiye Avrupa uygarlığının sonu olur”
- “AB Türkiye’yi sömürür”
- “Türkiye AB’nin mali kaynaklarını eritir”
- “Onlar ortak biz pazar, gümrük birliği zararımıza”
- “fiirketlerimiz Türkiye’ye yatırım yapıyor, Avrupalılar işsiz kalıyor”
- “Türkiye batar!”
- “Avrupa batar!”

Kendilerine saygılarını biraz daha yitirirlerse:
- “Kahrolsun Avrupa!”
- “Tanrı bizi Türklerden korusun!”
Aslında satır aralarında şunları söylüyor her iki taraf:
- “Ey Türk gençliği, kork, suçla, kaç!”
- “Hey Avrupalı, kork, suçla, dışla!”

Her iki tarafta da körüklenen dürtüler var: özgüvensizlik, yabancı korkusu ve en vahimi şiddet. Bazı AB ülkelerinde ve Türkiye’de gençlik şiddete, yakmaya, öldürmeye sürükleniyor. AB’deki Türkiye düşmanı ve Türkiye’deki Batı karşıtı demagoglar ateşle oynuyorlar.

Diğer taraftan bunların tam tersi yaklaşımlar da yanlış:
- “AB bir mucizedir, Türkiye onsuz yapamaz”
- “AB Türkiye’ye muhtaç, onsuz olmaz”
Halbuki AB-Türkiye ilişkileri gerçekçi bir küresel analiz ve ulusal çıkar odağında gelişmeli. Artıları ve eksileriyle değerlendirilmeli. Toplumların geleceğini belirleyen ekonomik büyüme, güvenlik, istihdam, eğitim, sağlık, enerji, yeni teknolojiler ve ekolojik dengeler gibi konular bu tartışmanın temel direkleri olmalı. Gerçek dünya bu somut konular ekseninde dönüyor. Gelecek bu yönde şekilleniyor. İçi boş hamasi söylemlerle değil.

AB sürecini iyi kullanmak
Türkiye’nin Avrupa ve dünyadaki geleceğini belirleyecek politikalar şimdiye kadar hiçbir hükümet tarafından çok iyi uygulanamadı. AB ise Türkiye konusunda yeterince istikrarlı bir tutum sergileyemedi. Önümüzdeki yıllarda Türkiye ne kadar kendi tarafında güçlenirse, AB de o kadar Türkiye politikasında tutarlı olacak. Bu çerçevede daha fazla dikkat etmemiz gereken bir dizi gerçek var:

1. AB üyeliği bir Cumhuriyet ülküsüdür.
Atatürk ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı’nın en zor günlerinde bile Türkiye’yi Avrupa’nın saygın bir ülkesi konuma getirmeyi planlamıştır. Avrupalı bir strateji ile gerektiğinde Yunanlılara karşı İtalyanlarla, İngilizlere karşı Fransızlarla işbirliği yaparak Avrupa içi güçler dengesini iyi anlamış ve kullanmıştır. Cumhuriyet bir ulus-devlet düzeni olarak ve toplumsal dönüşüm devrimleriyle bugünkü AB sürecinin ilk adımıdır. Türkiye’yi güçlü bir Batı ülkesi yapmanın temelinde “olmak istediğin gibi ol” yaklaşımı vardır. Atatürk Osmanlı İmparatorluğu’nu batıran yanlışlardan ders almıştır. Avrupalıdır. Çağdaştır. Pragmatiktir. Gerçekçidir. İttihatçı değildir.

2. AB üyeliği bir devlet politikasıdır
İktidar partisine karşı olmak AB’ye karşı bir tutuma dönüşmemeli. AB süreci hiçbir siyasal partinin ideolojik alanı değil. Kurumsal olarak ilk adımı 1959’da Menderes attı; İnönü 1963’de süreci başlattı; Demirel hükümetleri sürdürdü. CHP ve Deniz Baykal’ın çabaları sayesinde Avrupa Parlamentosu 1995’de gümrük birliğini onayladı. En önemli reformları Ecevit başbakanlığındaki DSP-MHP-ANAP koalisyonu yaptı. AK Parti döneminde de tam üyelik müzakereleri başladı. Siyasal partiler arasındaki yarışın ana konusu bu süreci Türkiye’nin istikrarı, demokrasisi, laikliği, ekonomik kalkınması ve toplumsal ilerlemesi için en iyi şekilde kullanabilmek olmalıdır.

3. Ulusal egemenlik AB üyeliğinde daha iyi korunur
AB üyeliği sayesinde ne İngiltere, Fransa, İspanya gibi büyük ülkeler, ne de Yunanistan, Macaristan, Estonya gibi küçük ülkeler egemenlik kaybetti. Tam tersine, sınırları aşan sorunlar karşısında ve küresel rekabette tüm üyeler güç kazanıyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu uluslararası dengelerde AB en etkili ekonomik ve siyasal güç odağı. Türkiye dışında kalacağı bir AB’nin uydusu konumuna gelir. Asıl o zaman ulusal egemenlik erir. Çünkü coğrafyamızdaki ülkeler AB’nin politikaları ve standartlarına uymadan ekonomik olarak var olamıyor. Uluslararası ticaret, üretim koşulları, standartlar, enerji, güvenlik, ulaştırma, küresel ısınma, teknolojik gelişme gibi bir çok alanda AB politikalarının etki alanı içindeyiz. Üye olarak bu politikaların karar sürecine katılmalıyız.

4. AB Türkiye’yi bölmez ve bölemez
Bu sorunun gündeme gelmesi maalesef Türkiye’ye yakışmıyor. Ülkemizin uluslararası onurunu zedeleyen, özgüvensizlik yansıtan, Cumhuriyet’in kazanımlarını ve askeri gücümüzü küçümseyen bir korku bu. Uluslararası hukuk açısından ise geçersiz bir konu. Ayrıca, ABD bile bir süper güç olarak dünya koşullarında zayıf ülkelerin kaderine hakim olmakta zorlanıyor. AB bir süper devlet değil. Kaldı ki, Türkiye’nin bölünmesine dayalı bir iç savaş senaryosu AB için yatırımları ve ticaretinin büyük darbe alması, Türkiye’den Yunanistan’a yani AB’ye ve Euro bölgesine sert istikrasızlık dalgalarının yayılması, çatışmaların Avrupa’daki Türklere uzanması ve enerji projelerinin batması gibi çok vahim sonuçlar doğurur. AB içinde bir çok üniter ve federal devlet olduğu için AB’nin bu konuda ortak bir modeli de yok. AB raporlarında siyasal azınlık dayatılmıyor. Yalnızca mevcut kültürel hakların daha iyi uygulanması gereğine işaret edilmekte. Terör konusunda ise AB’nin tavrı çok açık: PKK teröristtir. Münferit siyasetçilerin laflarıyla AB’nin resmi tutumu birbirine karıştırılmamalı. ‘Türkiye bölünür’ korkusu yayanlar veya ‘PKK Avrupa tarafından’ destekleniyor diyenler istemeden terör propagandası yapar duruma düşüyor, Türkiye’yi küçük düşürüyorlar.

5. Türk ekonomisi için AB süreci bir fırsattır
Türkiye’nin mevcut nüfus artışı ve kalkınma sorunları dikkate alındığında ortaya çıkan bir gerçek var: ekonomimiz her yıl yüzde yedi-sekiz oranında büyümeli. Aksi takdirde temel sorunlarına çözüm getiremeyen bir ülkenin derin risklerine maruz kalırız: milli güvenlik, siyasal istikrar, sosyal barış, uluslararası sorunlar ... Öz kaynaklarla büyüme potansiyeli, diğer Avrupa ülkeleri için olduğu gibi Türkiye için de sınırlı. Uluslararası sermaye hareketlerinden çok daha fazla yararlanmak kaçınılmaz. Daha çok ihracat, yatırım, turist ve teknoloji gerekiyor. Orta Asya, Çin, Japonya ve Orta Doğu dahil tüm dünyanın gözünde Türkiye’nin ekonomik çekim gücünün temel direği AB sürecidir. Halen gümrük birliği içinde Türkiye son on yılda çok daha üstün bir rekabet gücüne erişti. AB’ye göre üç-dört katı hızla büyüdüğü için ticaret açığı azalmadı, fakat oransal olarak artmadı. Türkiye çok daha fazla ürünü ihraç eden, başka ülkelerde yatırım yapabilen, teknolojiye yönelebilen bir ekonomik güç konumuna geldi. Fakat yol daha uzun. AB üyeliği sürecinden koparsak gümrük birliği özellikle üçüncü ülkelere karşı ticarette Türkiye’yi zor durumda bırakır. Dünya ticareti kuralları zaten gümrük birliğini kapsamaya başladı. Müzakere sürecinde bu konuları daha iyi ilerletmeliyiz. Diğer yandan, unutmayalım ki bu süreç esas olarak Türk halkı için çok daha yüksek sosyal haklar, kadın hakları, gıda güvenliği, hava temizliği, ulaştırma güvenliği, vize kolaylığı, eğitim fırsatları, teknoloji, sağlık ve refah getirmeye yöneliktir.

6. Türkiye’nin AB hedefi sağlam bir kurumsal yapıya sahiptir
Zaman zaman Türk kamuoyu “AB işi olmayacak galiba” evhamına kapılıyor haklı olarak. Özellikle Fransa’da Sarkozy ve Almanya’da Merkel’in partileri “Türkiye için özel statü daha iyidir, Türkiye nasıl olsa AB’nin etki alanında, madem ki ülke içinde de