AB BAŞKENTİNDEN Suat Lemi ŞİŞİK
TÜGİAD Brüksel Temsilcisi
AB, Türkiye, Balkanlar ve vize
 
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu tarafından yayınlanan Türkiye’nin AB İlerleme Raporları’na artık herkes aşina. Her yıl aşağı yukarı aynı noktalar; belli konularda ilerlemeler, belli konularda aynı şikayetler, belli konularda bitmez tükenmez aynı tıkanıklıklar. Bu yıl da diğerlerinden farklı değil. Reformların yavaşlamış olması bu yılın ilerleme raporunu diğer yıllardan farklı kılmıyor. Birinci AKP hükümeti döneminde tüm AB’nı şaşırtan aktivite ve dinamizmin yerini ikinci AKP hükümeti dönemindeki yavaşlık ve atıllık alınca 2008 raporu ile 2009 raporu arasında çok da bir fark göremiyorum. Reform paketlerinden bahsetmeye, anayasa değişikliğinden bahsetmeye, açılımlardan bahsetmeye devam ediyoruz ancak henüz somut bir ilerleme kaydedemedik. Raporun yayınlanması öncesinde Ermenistan ile imzalanmış olan protokoller geçen yılın AB karnesine etki eden en önemli nokta.
1963 yılında imzalanan ve 1964 yılında yürürlüğe giren Türkiye-AB Ortaklık Antlaşması’nın ardından 1995 yılında başlayan gümrük birliği antlaşması ve 1999 yılında aday ülke statüsü kazanmamız ve 2005 yılında başlayan tam üyelik müzakerelerinin ardından gelinen nokta şöyle:
Müzakere edilecek 34 başlıktan 33 tanesi ile ilgili tarama raporları AB Komisyonu tarafından AB Konseyi’ne iletilmiş durumda, sonuncusu hala tamamlanacak. Konsey’e gönderilmiş olan 33 tarama raporundan 9 tanesi hala Konsey’de tartışılıyor. Konsey’den de geçmiş olan 24 başlıktan sadece 11 tanesi müzakereye açıldı ve sadece bir tanesi geçici olarak kapatıldı.
Konsey’de görüşülmeye devam eden 9 başlıktan 8 tanesi Kıbrıs sorunu ile bağlantılı olarak Türkiye – AB Ortaklık Konseyi Antlaşması’nı Kıbrıs Cumhuriyeti’ni de kapsayacak şekilde genişletmemiş olmamız. Bu 8 başlık müzakerelere açılamayacak ve açılan hiçbir müzakere başlığı geçici olarak kapatılamayacak, ta ki Kıbrıs sorunu çözülene kadar.
Bu konuda hiçbir tarafın Türkiye’ye bir jest yapması beklenmiyor. Yunanlı dostlarımız “biz tam üye olana kadar ne denirse yaptık”, siz de yapacaksınız diyorlar. Tam üyeliğin şartı kayıtsız şartsız ne deniyorsa yerine getirmek, işimize gelirse.
Öte yandan bu yılın raporlarında dikkat çeken bir nokta ise AB Komisyonu’nun sonunda genişleme ile ilgili olarak rotasını yeniden belirlemiş olması. 2004 ve 2007 yıllarındaki genişlemelerin ardından Komisyon’un yol haritası biraz bulanıktı, ne yapacaklarını pek de fazla bilmiyorlardı; geriye kalan büyük bir Türkiye vardı yalnızca. Ancak Batı Balkanlar tam üyelik perspektifinin oturması ile bu yol da yeniden belirginleşmiş oldu. Ancak Türkiye’nin yolu hala bulanık görünüyor.
Bu yılın raporunda benim için yer alan en önemli nokta Batı Balkan ülkelerinin vatandaşlarına 2010 yılı içinde vize kolaylığı sağlanması ile ilgili çalışmaların yapılacağının vurgulanması. Yukarıda yazmış olduğum Türkiye – AB ilişkilerine ait mihenk taşı niteliğindeki tarihlere baktığınızda 1963’lere dek geri gidiyoruz, ancak vize kolaylığı konusunda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına atıfta bile bulunulmuyor!
Bu konunun sorumlusu AB ve AB üyesi ülkeler olduğu kadar Türkiye Cumhuriyeti’dir de aynı zamanda. Daha önceki yazılarımda da belirtmiş olduğum gibi kendi vatandaşınıza sahip çıkmazsanız kimse sizin vatandaşınız için bir şey yapmaz.
Hırvatistan, Slovenya’nin isteklerini yerine getirdikten sonra AB üyeliğinde yine yoluna devam ediyor ve önümüzdeki yıl tam üyelik müzakerelerini tamamlamayı bekliyor. Türkiye ise vatandaşlarına 1964 ortaklık antlaşmasına ve katma protokolde yeralan haklarına rağmen bırakın vize muafiyetini, vize kolaylığı bile sağlayamıyor.
Yine daha önceki yazılarımda birçok kez belirttiğim gibi bir tam üyelik hedef yılı saptamak gerekiyor. Bunun en erken olasılığı 2014 yılıdır. Sağolsun Yunanistan Başbakanı Papandreu bunu resmi olarak dile getiren ilk kişi oldu, bizim yetkili makamlarımızdan bile önce.
Yazımı bitirmeden önce değinmeden geçemeyeceğim bir nokta var: o da Türkiye-Ermenistan yakınlaşması olasılığından rahatsız olan Azerbaycan. Kardeş ülke Azerbaycan ile olan ilişkilerimizde uzun zamandir bir tuhaflık olduğunu düşünüyorum. Nasıl olduğunu çözemediğim bir kardeşlik var aramizda Azerbaycan ile. Burada Türkiye sanki hep kardeşinin yanında olan ve onun yardımına koşan fedakar abi rolünde. Arada bir, bir kardeşlik de onlardan beklemek çok mu ayıp olur? Mesala Azerbaycan neden KKTC’yi tanımaz, kardeşinin kardeşini? Veya ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak neden Azerbaycan’a vize almak zorundayım, yanımdan Rusya vatandaşları ellerini kollarını sallayarak geçiyorlarken?..